Ülkemizde ilk Neural Therapist veteriner doktorsunuz bu sürecin
gelişmesi nereden başladı ?
Hekimlik her zaman en büyük tutkum olmuştur ve 20 seneyi aşkın bir süreci
profesyonel hekimlik yaparak geçirmişim ve her zaman her hekim, hastası için
kalıcı şifaya ulaşmak ister. Hekimlik ilaç kullanma sanatıdır ve sırf ilaçların
perspektüsünü okumakla Doktor olunmuyor ve bunun için zorlu bir “TIP EĞİTİMİ
“nden geçmek gerekmektedir.
Tıp ilmi de bütün bilimler gibi aktif bir düşünce sistemidir ve tabiî ki her
düşünce sistemi onu ilgilendiren bütün sorunlar için o mantığa dayalı bir çözüm
şekli önermiştir.
“Testinin içinde ne varsa dışına da sızar” sözünden her düşüncenin özgü bir
karakter yarattığı ortada.(vücut=testi; düşünce=sıvı; karakter=sızıntı)
Ben, Tıp batı düşüncesiyle şekillenmiş bir eğitim sistemi olan veteriner
hekimlik fakültesini bitirdim ve Doktora derecesini bu sistemde gelişerek aldım,
yani batı tıp düşünce kafasıyla düşüne bilir ve hastalıkları ve tedavi şeklerini
irdeleye bilecek kadar eğitimim var ve bütün öğrendiklerime,hocalarıma ve şifaya
hizmet eden bütün insanlara saygım sonsuzdur,zira hekimlik sanatını onlardan
öğrendim ve onların zahmetlerini boşa çıkarmamak için hekimlik konusunda hiçbir
zaman taviz vermeden, mesleğimi iyi icra etmeğe çalıştım.
Çoğu zaman ilaçları kullanmadan, kar, zarar ve şifa oranı gibi sorularla o
ilacın hizmetini sorgulamaya çalışırım.
Yarış Atı hekimliğinde Sport medicine, ortopedi ve travmatoloji çok önemli
başlıklardır fakat buna rağmen hala tedavide sıkıntı çok; örneğin bir arthritis
tedavisinde gerçekten ne yapıyoruz ?
Çoğu zaman vücudun ağrıya normal reflekslerini örtbas etmekten öteye
gidemiyoruz.
Ağlayan ishal çocuğa ağlamasın diye erik yedirmek gibi bir şey yaptığımız. Ve
maalesef bu tedaviler sonucu sanki hastalık vücudu terk etmiyor belki sönüp
vücudun bir köşesinde sıkışıp kalıyor mesela bir at ayağından sakatlık
geçirdikten sonra genelde eski performansını gösteremez ve tam bunu aşmak için
başka teknik ve yöntemlerden de yardım almamız gerekmektedir ve onun için hiçbir
zaman bir doktor bildiklerine yetinmemelidir. Bu boşluğu his ederek bir gün Sn.
Dr. H. Nazlı kul ile tanışma fırsatını buldum. Hekimlik anlayışım için çok
değişik olan yöntemlere tanık oldum, mesela PMFT, AP, OZON THERAPY, NT vs.
Bir saç tarama şeklini ve ya yemek alışkanlığından vazgeçmek bazen ne kadar zor
olduğunu hepimiz şahit oluyoruz fakat bu aslında çok zor bir karar idi benim
için zira bütün mesleki kariyerimi etkileyebilecek bir karar almak zorundaydım
fakat bu pek zor olmadı çünkü Doktorun “ŞİFA” anlayışı bana çok ilginç gelmişti
ve klinik ortamında gördüğüm mutlu hasta simaları bunun ciddi bir prensibe
dayalı ve başarılı bir tedavi sistemi olduğunu vurgulamaktaydı.
Dr. H.nazlı kul ‘un NT derslerine katıldım ve aynı zamanda lazerle AP ve PMFT
ile yarış atı tedavisinde yeni bir sayfa açıldı ve sağ olsun Dr., hiçbir zaman
bildiklerini öğretmede esirgemedi ve onun en taktir edilecek yanı da bu zaten..
PMFT ve AP ile atlarda çok ilginç sonuçlar alınmaya başlandı ve daha önce bir
sürü tedavi uygulandığı halde sonuç almayan kaç at iyileşip ve birkaç yarış bile
kazandılar.; aslında kullandığımız cihazın çok daha üstün modelleri bazı
atçılarda mevcuttu fakat kimse bizim kadar sonuç alamadı ve tabı ki bu fark
hekimlik sanatından ileri gelmekteydi. Ve bu cümleden kastım hekimlik eğitiminin
ne kadar
önemli olduğunu vurgulamak içindir.
Tedavi materyalimiz farklı olduğu için Dr.dan öğrendiklerimi Atlarda nasıl
uygulaya bilirim diye düşünürdüm ve tabi ki NT için çok iyi Anatomi, fizyoloji
ve patoloji bilgilerine sahip olmanız gerekmektedir. Artık başta anlattığımız
Batılı Tıp Düşünce sistemi beynimde tek yargı sistemi değildi ve hastaya, bir
bütün bakmayı öğreten DOĞU TIP felsefesine de inanmaya başlamıştım.
Düşüncelerin önemli olmaksızın hangisi hastaya daha faydalı olduğu düşüncesi
önem kazanmıştı beynimde.
NT denemelerinin ilk vakasından, yeni bir uygulama olduğu için sanki büyük bir
okul süreci benim için başlandı ve tedavi ettiğim hastaları takibe alıyordum ve
defalarca hastanın ziyaretine gider ve böylece tedavinin yanıtlarını yakından
izleme şansına sahiptim ve böylece At üzerindeki teknikler ve her hastalık için
en uygun tedavi protokolü şekillenmeye başlandı. Bu yöntemlerin sayesinde yarış
atı tedavisinde ilginç gelişmeler yaşandı ve dünyada bir ilk olarak “
progressive laryngeal paralysis”(kornej) , dehidrasyon ve “performance fatuge”
(performans yorgunluğu) hastalıkları için çok etkili ve çok hızlı medikal
yöntemler geliştirdim ve birçok yarış atında başarılı sonuçlar alındı.
Benim için atın sağlığına kavuşması önemlidir, ben hastalarıma sırf NT
yapmıyorum belki hekimlik yapamaya çalışırım yani hastanın durumu neyi
gerektiriyorsa onu yaparım; bazen kimyasal ilaç kullanırım, bazen massotherapy
ve bazen bir tavsiye hatta. Fakat NT birçok hastalık için endikedir.
Yani NT bildiğim için hastalarıma yapmıyorum belki NT’nin yararlı olduğuna
inandığım için onu öğrendim ve veteriner hekimlikte uygulamaya çalıştım ve NT ye
başlamadan önce hekimlik için yeterli bilgi ve malzeme elimde mevcuttu zaten.
Sizce “iyileşme” ve ya “ŞİFA” nedir?
Şifa, farkında olmadan soluduğumuz havanın bize verdiği huzur duygusudur belki;
bu kadar kusursuz ve düzenli yapılan soluk alma işlevine nefeslerinizi sayarak
devam edin kısa sürede sıkılırsınız sonra nefesinizi tutun ve yapabildiğiniz
kadar soluk almayın, dehşet bir sıkıntı nefesin ne kadar önemli ve hayatın
vazgeçilmez unsuru olduğunu ispatlar ve vücudumuz farkında olmadan yaptığımız
bunca hayatı işlevi bizi huzura kavuşturacak kadar iyi yapıyor ve ne zaman
vücudun normal çalışma düzeni değişmeye başlarsa sıkıntı başlar.
Hücreler dokuları, dokular sistemleri ve sistemler vücudu oluşturmaktadırlar.
Normal bir hücre 90 mv değerinde bir elektriksel potansiyele sahiptir, ne zaman
bu optimum değerin altına veya üstüne çıkarsa yani denge bozulursa hastalık
meydana çıkar.
ŞİFA hasta hücreyi tekrar dengeli çalışma pozisyonuna geri getirmektir ve yaşam
içgüdüsü bir hücrede bile onu otomatik olarak iyi ve dengeli çalışma
pozisyonunda tutmak için bir sürü mekanizmaya sahiptir.
Tıpkı deniz kaplumbağalarının yavruları gibi yumurtadan çıkar çıkmaz hiç
şaşmadan deniz yönüne doğru hareket ederler. Acaba birkaç saniyelik yavru
denizin doğru yönünü nereden bile bildi ?
Kaplumbağa yavruları gibi vücudumuzun hücreleri de şifa denizine doğru gitmeye
programlandırılmışlar. Yani her zaman hücre şifadan yana ve çoğu zaman göklerde
aradığımız Allahın, nefesimiz kadar bizde cereyan ettiğini his ederiz ve o
insanın en huzurlu ve en mutlu anıdır. İşte “şifa” yani huzuru hücresel düzeyde
yakalamak.
Peki, vücut ne istediğini biliyor acaba biz ne yapmalıyız ?
Tanrı dünyayı yaratınca, her şeyi bir sürü kanunla yarattı, mesela ateşin kanunu
yakmaktır ve kim ateşe dokunursa yanar, yani ateşin keşfinden günümüze dek
yakmak kanunu değişmedi. Sırf bir kez Hz. İbrahim için ateş yakamadı çünkü
Allahın hikmetiyle görünmeyen bir maske onu nemrut ateşinden korudu ama başka
zaman İbrahim ateşe dokunsa yanardı.
“Şifa Allahtan” cümlesini çok duymaktayız ama nasıl? Bir kere şifa Allah'tan
deyince mescit ve ya kilise avlusundan Allah'ı aramaya başlamayalım ve
arkasından hacı hocaların yazdıkları duaları yakamıza yapıştırarak şifa ummak
gelmesin aklımıza. Hastalığın iyileşmesi için bir sürü kural vardır. Yani hasta
olunca doktora gideceksin ve muayene olunup ilaçlarını bulacaksın ve doktorun
söylediği gibi kullanacaksın ve sonra şifa Allah'tan gelecek ve bu Allah'ın
bulutların ötesindeki ucundan değil belki hücrenin içindeki Allah vergisi
yetenekten gelecek. Yani ŞİFA vücudun içinde saklıdır. Düşünün eğer dünyanın en
usta cerrahı yaptığı bir operasyonda uyguladığı dikişleri vücut ret ederse ve
kaynaşmaya direnirse kim ne yapabilir ki?
Bir buğday tanesi, içinde yeşermek potansiyelini taşır, fakat depoda
çuvallardaki buğdaylar çoğalamazlar, ancak toprağı sürmeden, tohumları ekmeden,
gübre verip istenmeyen afet otlarını koparmadan ve yeterli sulama yapmadan
mahsul elde etmek mümkün değil ve bazen her şeye rağmen bulutlar yağmur
getiremediği için bütün emek ve sermaye toprağın altında gömülür ve mahsul
alınamaz. İşte “şifa Allah'tan” buğday tanesindeki yeşerme potansiyeli gibidir
ve bu potansiyeli harekete geçirmek için tıp bütün incelikleriyle gereklidir.
Siz yeni bir tedavi şeklini uygulamaya başladınız ve alışılagelmişin dışında
hareket ettiniz peki yeni bir şeyi tanıtma sürecinde ne gibi zorluklarla
karşılaştınız ?
Tıp ve hekimlik kutsal anlamlardır ve bir hekim kutsal bir iş yapıyor ve büyük
sorumluluk taşır ve ezbere bildiği bilgilerin çok ötesinde kendisini
geliştirmesi gerekir.
Hesap makinesi programlandığı için bütün matematiksel işlemleri yapabiliyor
fakat asla düşünemez, ilaçları sayılar gibi ve doktoru hesap makinesi gibi
düşünürsek günümüzün tıp anlayışı ortaya çıkar.
Yani hastasına dokunmadan, bir sürü cihazın verilerine dayanarak hastayı tedavi
etme çabasıdır günümüzün hekimliği. Sakın yanlış anlaşılmasın teknolojinin tıp
dünyasına armağanlarını görmezlikten gelmek imkânsızdır. Özellikle cerrahi ve
paraklinik dallarında müthiş gelişmeler var fakat elbise gibi demode olan
ilaçların hiç değişmeden ve hala kullandığımız kaç ilaç var?.Bazen genç
meslektaşların kıdemli doktorların reçetesini beğenmediğini görmüş ve hatta
yaşamışım; acaba şifaya ulaştırmak için hepimiz hekimliği seçmedik mi? Peki bu
ayırım neden? Ve ne çabuk unuturuz yarın kıdemlilerin yolundan geçeceğimizi. Bu
arada ilaçlar neden değişir? Yeterli gelmedikleri için değişirler zira onlar
bizim bildiklerimizin eseridir ve daha çok şeyi bilmediğimiz için yeni
öğrendiğimiz her şey, bakış açımızı değiştire bilir ve asla unutmamak lazım
hekim her zaman makinelerden üstündür. Aksi takdirde tıp fakültelerine gerek
duyulmazdı ve bu cihazların fabrikaları yeterli olurdu.
Paranın başka yüzü de Halkın hekimlik, tedavi ve ilaç anlayışıdır. Bir ilacın
üzerinde ne kadar bilmediğimiz kelimelerin sayısı daha fazla ise sanki o ilaç
daha şifalı, ve bir doktorun muayenehanesinde ne kadar digital cihazların sayısı
fazla ise o doktor sanki daha iyidir çoğu doktordan. İşte günümüzde çoğu nisanın
tıp anlayışı budur. Acaba halkın sağlık için mantıklı ve doğru düşüncesi nasıl
değişti ve bu suçu kimler işledi? Acaba dünyanın en büyük mafyası neden ilaç
mafyasıdır? Hiç düşündünüz mü? Yani insanın en büyük arzusu olan sağlık,
fırsatçılar için uygun bir zemin oluşturdu. İnsanımız Doktora güvenmeyi unutmuş
ve kendi kanaatini ve yorumunu hiç çekinmeden yapıyor sanki onun gördüklerini
doktor görmüyor. Mesnevi kitabından bir hikâye aklıma geldi; hiç fil görmeyen ve
onu tanımayan bir köye bir fil getiriyorlar, fili büyük bir ahıra koyup ve
birkaç kişi onu incelemeye geliyorlar akşam karanlıkta ışıksız ahırda birisi
filin bacağına dokunur ve ne kadar elini uzatıyorsa da bacak ondan daha büyük,
fili bir büyük direğe benzetiyor, başkası filin hortumunu kavrar ve fili boruya
benzetir, başka adam filin kulağına dokunur ve fil, yassı ve yumuşak bir
canlıdır der, sabah olunca gerçek ve bütün fili görünce herkes ne kadar
yanıldığını fark eder. Yani bizim tıp hakkında yorumumuz fil örneği gibidir.
Yarış atı hekimliği kendine has zarafetleri taşır, bir taraftan bir yarış atının
maddi değeri, diğer taraftan titizlik derecesinde sevgi bağı tedavi ve
sonuçlarını hassas bir konuma getirir ve onun için kolay kolay herkese tedavi
ettirmezler atlarını, hele bu yöntemin başka bir yerde de benzerini
görmemişlerse daha da çekinmeye başlarlar. Fakat her zaman söylediğim gibi keşke
atlar konuşa bilseydi. Ne de olsa yeni bir tedavi anlayışıyla atları tedavi
etmeye çalıştım ve hatta meslektaşlarım bile merak edip ve bu nedir diye hiç
sormadılar. Maalesef Avrupalı doktorlar karşısında bir kendimize güvenmeme ve
her şeyi onlar bilir duygusu var çoğu at sahibinde.Ve Avrupalı meslektaşlarım
için Türkiye cennettir zira ummadıkları kadar onlar için para ve saygınlık var
ve aynı şeyleri Türk veterinerler de yaptığı halde onlar kadar tercih
edilmiyorlar tıpkı marka giyinmek zihniyeti gibi. Fakat benim yaptığım Avrupa da
bile yeni bir yöntem ve hatta çoğu tekniğini kendim geliştirdiğim için orada
bile bilinmiyor ve Avrupalı dostlarımızın tedavisinde başarısız olduğu birkaç
atı çok hızlı ve kolay bir şekilde tedavi ettim fakat kimse için pek anlam
taşımadı ve yine zihniyet değişmedi ve kimsenin dikkati çekilmedi ve bunu;
ülkenin atçılık ve binicilik kararlarını veren insanlar bile yaptı.
Bütün bunlara rağmen asla yolumdan vazgeçemem zira vücut dilini çok iyi bilen ve
kalıcı şifayı vücutta nasıl oluşturmanın sanatını barındıran bir tıp düşünce
sisteminin bana verdiklerini uygulamaya çalışırım ve biliyorum ki bu düşünce sistemi
de aktif ve gerçek bir varlık olduğu için elbet günü birinde
bugün dikilen fidan meyvesini verecek.
Aslında insanımız çok zekidir ve bu keskin zekâ Türk toplumun bir özelliğidir ve
Avrupa da bir çok Türkün başarılı öyküsü bunun göstergesidir.Maalesef kendi
vücudumuza karşı saygımızı yitirmişiz,buna güzel bir örnek Hz. Mevlana dan
aklıma geldi:Bir köylü ineğini meradan ahıra çeker, otunu ve suyunu koyar ve
evine gider,ahırın penceresinden bir aslan içeri girer ve ineği yer ve sonra
ahırda dinlenmek için uzanır,gece yarısı köylü bir ses duyar kontrol için ahıra
gelir ve karanlıkta aslanın sırtına vurup onunla şakalaşır; aslan içinden der ki
zavallı adam beni ineği sanıyor fakat aslan olduğumu anlarsa anında ödü
patlayacak. Biz de vücut aslanımızı inek görmeye başladık ve aslanın
sıkılmasından başımıza ne geleceğini tahmin etmek bile ürpertici.
Bunca gelişen teknoloji ve insanoğlunun müthiş ve baş döndürücü teknolojik
gelişmelerine rağmen,
Bunca modern hastanelere ve bilgin doktorlara ve gelişmiş ilaçlara rağmen acaba
babalarımız büyük atalarımız kadar sağlıklı yaşlanıyorlar mı? Gençken, rahmetli
babam bacak ağrısından şikâyet ederdi fakat gençliğin sağlığı için ağrı pek
bilinen bir his değildir ve ancak yaşla gelip yerleşen ağrıyı tecrübe etmeden
babanı pek anlayamazsın ve bugün bakıyorum ki bu şikâyetler bende 15 sene daha
erken görülmeye başlamış. Demek ki her şeye rağmen tam yolunda gitmeyen bazı
şeyler var ve sağlık konusunda tekrar gözden geçirmemiz gereken şeyler çok.
/….
Dr. Farhad Hashempour - Tel: 0532 633 41 62 : ) f.hashempour@yahoo